Arşiv 'Oha Dediğimiz Durumlar'Kategori

Twilight 2.0 (The Twilight Saga New Moon)

21 Nov 2009

Twilight New Moon

Eveeet :D Tam da düşündüğüm gibi oldu. İlk filmle ilgili bu sitede bir yazı yayımlamıştım [bkz : Twilight 1.0] Serinin ikinci filmi “The Twilight Saga New Moon“  için gezegenin her köşesinde yaratılan “marketing” stratejisinin nasıl başarılı olduğunu bizzat yerinde tespit ettim sevgili okurlar. Gösterime girdiği sinemalarda en az 2-3 salonda kendisine yer bulan Twiligth Saga New Moon için yer bulmak epey sıkıntılıydı. İkinci filmde yönetmen koltuğuna Chris Weitz oturmuş ama film sinema sanatına, ilk filmde olduğu gibi “hiç bir şey” katmıyor, filmin hedef kitlesinin zekasını küçümseyen diyaloglar ve görüntüler yine birbirini izliyor.

Bella (Kristen Stewart) ile Edward (Robert Pattinson) arasındaki “efsanevi” aşkı yansıtan ağır çekim görüntüler, kısık gözler, depresif klişelikten artık kitsch boyutuna geçmiş diyaloglar vs ikinci filmde de devam ediyor merak etmeyin :) Bella’nın doğum günü ile açılıyor ikinci film, Cullen’ların evindeki doğum günü kutlaması, Bella hediyeleri açarken kağıt kesiği nedeniyle parmağının kanaması “patlak gözlü” vampir oğlan Jasper’ın (Jackson Rathbone) kendini yitirmesi ile mahvolur. Bu olayın ardından Edward derin(!) sorgulamaları sonucunda tam da eski Türk filmlerindeki zengin oğlan/kız’ın yari incinmesin diye kendinden uzaklaştırmasına benzer bir sahne ile Bella’yı terk-i diyar eder. Bella, Edward’ın kendisini terk etmesinden dolayı büyük(!) depresyonlara girer, arkadaşlarından uzaklaşır, ilk filmde silik bir karakter olan Jacob (Taylor Lautner) Bella’nın depresyonuna ilaç olur. Kafası karışan Bella, Edward’ın yokluğunda, sonradan kurt adam (Werewolf) olacağını öğrenen Jacob’a -biraz da kaslı vücuduna hasreten diyelim- meyleder. Bu gel-gitler içinde Jacob’a bir yandan ümit verip diğer yandan da adrenalinli vaziyetlerde Edward’ın halisünasyonlarını gören Bella’nın içine düştüğü ikilem bizi yorar da yorar..

Filmde Jacop’ın havada kurda dönüşme sahnesi dışında dişe dokunur bir görsellik yoktur, tabi British Columbia‘nın nefis doğa manzaralarını da es geçmeyelim. Filmin tek iyi yanı bunlar evet :D Üstelik fragmanlarında heyecan uyandıran havada kurda dönüşme sahnesi, bir çok Vampir-Lycan (Werewolf) karşıtlığını konu alan filme göre -mesela Underworld- sönük kalıyor..

Film üzerine söylenecek bir söz yok, vampir mitolojisi ile ilgili klişeleri yıkmak istediğini iddia eden yazar Stephenie Meyer, başka tüm klişeleri sulandırma pahasına bağrına basmış görünüyor, kitabını okumadım ama okuyanlardan duydum ki, filminden pek farkı yokmuş. Peki nedir bu Twilight fenomeni? Ergen, sivilce sıkan genç kızları tavlamak mı? Bir yönüyle böyle evet, ancak bundan daha fazlası da var gibi geliyor. Yani hem bu kadar klişe, kitsch bir şeyi film diye kakalayacaksınız, yüzyılların vampir tipolojisini dişsiz, romantik, rujlu goygoyculara döndüreceksiniz, hem de bu film böylesine bir ilgiyle karşılanacak?! Akıl alacak gibi değil doğrusu.. Derinden gelen, edebiyat ve sinema anlayışı mı bu mu olacak yoksa? Ya da egemen sistem aptallığına doyamadığı ergenleri daha da mı aptallaştırmak istiyor? Hiçbir vampir filminde – her ne kadar çoğu kez aristokrat, zengin, soylu ve ölümsüz olsalarda- vampir olmak bu denli arzu edilir göstermemişti. 13 – 18 yaş nesli ergen kızların bir çoğunun kafasında vampir olmak fikri gezinmiştir eminim.

Sinema salonundaki ergenlerle birlikte bazı sahnelerde baya kıkırdadık, özellikle Bella’nın vampir olduğu gelecekte -yine eski Türk filmlerinde ki gibi- ormanda koşmaca vardı ya hahahah valla lan :D Finalinde de, Edward Bella’ya evlenme teklif edince Bella “hık” dedi :D

İlk filmde de demiştim, gitmeyin bu filme yazık paranıza.. ha dersen ki para benim, bişi demem sen bilirsin..

2012

13 Nov 2009
2012

2012 Movie

Uzun zamandır merakla beklediğimiz 2012 filmine, gösterime girdiği gece 19:00 seansında neredeyse koşturarak gittik. Gittiğimiz sinemada 3 salonda oynayan ve akşam seansında filmin oynadığı tüm salonların dolu olması da insanların pek belli etmeselerde 2012 meselesi ile öyle ya da böyle ilgilendiğini gösteriyordu kanımca..

Roland Emmerich‘i The Day After Tomorrow, Independece Day, Godzilla gibi felaket filmlerinden tanıyoruz. The Day After Tomorrow (Yarından Sonra) küresel iklim değişimi konusunda uyarıcı niteliği ile dikkat çeken, özel efektleri ile çok konuşulan bir film olmuştu, ben o filmi beğendimi söyleyebilirim. 2012 filminde hikayemiz 2009 yılında Hintli bir astrofizikçinin güneşteki solar aktivitenin artmasına bağlı olarak nötrinoların davranış değiştirdiğini ve buna bağlı olarak dünyanın çekirdek ısısının artacağı, kutupların yer değiştireceği öngörüsü ile açılıyor. Sonuçlar hükümetlere bildiriyor ve beklediğimiz gibi, hükümetler “anarşi çıkar” gerekçesi ile halkı haberdar etmeme kararı alıyorlar. Tabi, üst düzey hükümet görevlileri, bazı bilim adamları ve “1 milyar euro” sahibi zenginler halktan sayılmadığından onların kopacak kıyametten ve kurtuluş için tasarlanan “Nuh’un Gemilerinden” haberdar ediliyorlar. Hikayemiz kahramanı geçimi limuzin şoförlüğü yapan, sadece 500 kopya satabilmiş “Evimiz Atlantis” adlı bilim kurgu kitabının başarısız yazarı Jackson Curtis (John Cusak) dağılmış ailesini bir arada tutmaya çalışan baba rolünde film boyunca oldukça sıkıcı duygusal anların dışında John Cusak’ın başarılı bir performans gösterdiğini söyleyebiliriz ki, filmin asıl adamı, İsa kılıklı, kaçık radyocu Charlie Frost (Woody Harrelson) Emmerich, bu çatlak radyocu ağzından dolaşan tüm komplo(!) senaryolarının doğru olduğunu haykırıyor, haykırmak ne kelime, Yellowstone süper volkanı patladığında, volkanın hemen kenarından radyo yayını ile tüm ABD’ye volkanın patlama anını ve insanlığın sona erdiğini müjdeliyor neredeyse :) Hazır yeri gelmişken, Yellowstone patlamasının müthiş kurgulandığını da belirtmem gerek, zaten 200 milyon dolarlık bütçesi ile film bir görsel efekt şöleni aslında..

10.5 şiddetindeki depremle Los Angeles depremle yıkılırken önce limuzinle sonra da küçük bir uçakla kaçan Curtis ailesi, Yellowstone patlamasının küllerinden de kurtulmayı başarıyor. Los Angeles’ın okyanusun sularına gömüldüğü an gerçekten dehşet verici, tabi sadece ABD ile kalmıyor felaketler, gezegenin neredeyse her yerinde devasa depremler oluyor ve bütün dini, kültürel semboller çatır çatır yıkılıyor. Kıtaların hareket etmesi sebebiyle de 1500(!) metrelik devasa tsunamiler Himalayalar dahil her yeri sular altında bırakıyor. Tam anlamıyla bir katastrofi yani. Ancaaak filmde öylesine “hadi lan ordan” diyeceğiniz mantık hataları var ki, gözünüzü sürekli kaşındıran çapak gibi batıyor ; Himalayaların çöktüğü ve artık “dünyanın tepesinin” Ümit Burnu olduğu tüm katastrofi 27 gün sonra bitiyor??!! Yellowstone gibi bir süper volkanın patladığında tüm gezegeni yıllar sürecek nükleer kışa mahkum ettiği gerçeği de nedense göz ardı edilmiş. 1500 metrelik dev tsunamilerin oluşup oluşmayacağı da bir başka muamma, bu kadar devasa kütleli bir suyu kaldıracak devasa enerji nasıl oluşuyor acaba? Nuh’un Gemilerinde zenginlerin bile kategorize edilmesi ve elitlerin insan türünü devam ettirme hırslarının sadece kendilerine ait olduğu fikri güzel işlenmiş ancak filmin ikinci yarısında neredeyse tüm atraksiyon bu gemilerin içinde John Cusak’ın uzun sıkıcı duygusal sahneleri ve kahramanlıkları ile geçiyor, yükselen tempo filmdeki gökdelenler gibi çöküyor.

Üstelik filmin sırtını yasladığı Mayalardan, takvimlerinden bir kaç beylik sözcük dışında hiç söz edilmiyor. Marduk/Nibiru gezegeni de hiç ortalarda görünmüyor. Tüm yaşamı altüst eden kargaşadan doğması kaçınılmaz kaos, büyük yıkım görüntüleri – oda çoğu ABD’de- anlatılmıyor bile. Vatikan’ın depremle yıkılması dışında Avrupa’dan da başka bir şey göremiyoruz. Filmde politik göndermeler yok mu var elbette gemilerin ve Norveç’teki Kıyamet Sığınağına benzer yapının Çin’de olması, gemilere sadece “çok” elitlerin bindirilmesi, 1 milyar euro yatıran bazı elitler bile neredeyse binemiyordu, sığınağı inşaa eden işçilerin tabi ki gemilere alınmaması, Siyahi ABD başkanının son kertede insanlığa sonun geldiğini açık etmesi vs. yani fazla derinlik barındırmayan klişe söylemlerden ibaret kalıyor.

Sözün kısası, büyük beklenti yaratan film maalesef beklentileri karşılamaktan uzak fakat kötü bir yapım değil, izleyip kararı kendiniz vereceksiniz tabiki, benim önerim göz atmanız yönünde olacaktır.

2012 Movie, New Trailer (2012 Filmi Yeni Fragmanı)

28 Aug 2009

Bu sitede BURADA ve BURADA bahsettiğim Roland Emmerich’in yönettiği ve başrolünde John Cusak’ın oynadığı 2012 Filminin yayımlanmasına az bir süre kala, Türkiye’de 13 Kasım 2009, filme ait yeni bir fragman gösterime girdi. Sinemalarda da yayımlanan bu fragman şöyle;

Inglourious Basterds (Soysuzlar Çetesi)

23 Aug 2009

Quentin Tarantino‘nun yeni filmi “Inglourious Basterds” (Soysuzlar Çetesi) filmi ülkemizde geçtiğimiz cuma 21 ağustosta gösterime girdi. Film Quentin Tarantino sinemasının klasik öğelerini taşıyor ; bölüm bölüm yapılan anlatımlar, sinemasal göndermeler, şiddetin açıkça gösterimi gibi..

Filmi izlemeyenler için aşağıda epey spoiler mevcuttur

Bir zamanlar Nazi işgalindeki Fransa..” ön bilgisiyle açılan filmdeki ilk sahne kusursuz oldukça iyi çekilmiş, bunda film boyunca usta işi oyunculuk sergileyen “Yahudi Avcısı” Albay Hans Landa rolündeki Christoph Waltz‘un etkisi çok büyük. Oldukça zeki olan, İngilizce, Fransızca, İtalyanca ve Almanca’yı neredeyse kusursuzca konuşan Avusturalyalı aktör bir çok eleştirmene göre de filmin en etkileyici oyunculuğunu son sahneye kadar sürdürüyor. Hatta filmde Brad Pitt’de dahil olmak üzere bir çok oyuncuyu gölgede bırakmış ve bu rolü ile Cannes Film Festivalinde ödül almıştır. Albay Landan’ın ziyaret ettiği evde süregiden gerilim filmin ilk bölümünü oluşturuyor, sonunda Albay Landan’ın evde saklanan yahudi aileyi zekice diyaloglar ile ortaya çıkarması ve ailenin alman askerlerince katledilmesi ancak daha sonra Nazi üstdüzey subaylarının akibetine sebep olacak olan küçük kız Shosanna Dreyfus (Mélanie Laurent) evden kaçarak kurtulması ile birinci bölüm sona eriyor..

İkinci bölümde Soysuzlar Çetesi ile tanışıyoruz, Tennessee’li Teğmen “Apaçi” Aldo Raine (Brad Pitt) komutasında ABD gizli servisi tarafından görevlendirilmiş bir grup asker, aralarında üstlerini birer birer öldürmüş, pek konuşkan olmayan bir alman asker Hugo Stiglitz (Til Schweiger) ve çoğunluğu yahudi olan amaçları 100 Nazi askeri kafa derisi getirmek olan gizli bir örgütlenme.. Bu bölümde kafa derisi yüzmeler ve “Yahudi Ayısı” lakaplı çavuş Donny Donowitz’in (Eli Roth) beyzbol sopası ile kafa patlatma aktivitelerine rastgeliyoruz..

Üçüncü bölümde Shosanna’yı Paris’te bir sinema salonu işletmecisi olarak görüyoruz. Filme bu aşamada “Ulusal Kahraman” Fredrick Zoller (Daniel Brühl) katılıyor. Alman oyuncuyu daha önce “Elveda Lenin” ve “Edukators” filmlerinden hatırlıyoruz. Tek başına 300 den fazla askeri öldürerek kahraman statüsüne ulaşan sinemasever Nazi askeri Zoller ile birlikte Nazi üstdüzey subaylarının, Zoller için çekilen filmin bu sinema salonunda gösterilmesi fikri ile Kino Operasyonu fikri kesişiyor…

Filmin kalan bölümlerinden söz etmeyeceğim, merak etmeniz için mesela sonu iyi bitmeyen bir Cindirella hikayesinin de filmde olduğunu söylemeliyim.. Tarantino sinemasının temel öğelerini barındırmasına karşın eleştirmenler bu film konusunda ikiye bölünmüş gibi görünüyor; Mesela filmin 1944 yılında Hitlerin sinemada öldürülmesi ile alternatif bir tarihin yazılmasını, kesinlikle objektif olmayan daha çok Amerikalı gözüyle yazılmış olması gibi öğeler filmin pek anlaşılamayan ve olumsuz eleştiri alan yönleri gibi görünüyor. Sanal bir yahudi intikamı, filme Vietnam’da kahramanlık yapan Amerikalı asker Rambo tadı vermiş. Gerçi yönetmenin tarihsel bir filmden çok “fantastik” bir film çektiği söylenebilir ama işin içinde insanlık tarihinin kara lekelerinden Nazi faşizmi olunca çok fazla fantastik kaçmak filmin ciddiyetinden de epey götürüyor. Soysuzlar Çetesinin bir grup psikopattan oluşması da uygulanan şiddetin bir tür “eğlence” diliyle anlatılması da maalesef anti-kahraman prototipine oturmuyor. Filmin bazı yerlerinde Nazilerle Alman halkının sanki eşanlamlı kullanılması da yukarıda sözünü ettiğim objektiflikten uzak oluşunun bir başka göstergesi.

Bunların dışında karakterlerin oyunculukları, kamera ve ışık, müzikleri, sahne planları ile oldukça iyi bir film. Gidip görmenizi tavsiye ederim..

İlgili Kaynak ve Diğer Okumalar ;
Inglorious Basterds Official Site
Uğur Vardan’ın Yazısı
Ekşi Sözlük Inglorious Basterds