Hadron Çarpıştırıcısıyla Zamanda Yolculuk


Vanderbilt Üniversitesi’nden fizikçi Tom Weiler and Chui Man Ho’ya göre CERN’de bulunan Büyük Hadron Çarpıştırıcısı (BHÇ) sayesinde zamanda yolculuk yapmak mümkün olabilir.

Profesör Weiler, henüz daha yolun başında olduklarını kabul etse de kuramlarının hiçbir fizik kanunuyla ters düşmediğini de ekliyor. Weiler ve Ho’ya göre BHÇ gibi bir makineyle maddenin zamanda yolculuk yapması “teoride” mümkün.

Araştırmanın çıkış noktası ise bilim insanlarının BHÇ ile bulmayı umdukları Higgs bozonu, ya da diğer adıyla “Tanrı parçacığı.” Bazı bilim insanlarına göre eğer Higgs bozonu ortaya çıkarsa onunla birlikte Higgs singleti adı verilen ikinci bir parçacığa da ulaşmak mümkün.

Weiler ve Ho’ya göre bu singletler beşinci bir boyuta geçip zamanda yolculuk yaparak geçmişte ya da gelecekte tekrar ortaya çıkabilme özelliğine sahip olmak zorunda.

Weiler kuramın en ilginç yanlarından birini şöyle açıklıyor: “[Kuram] zaman yolculuğu denince akla gelen büyük paradoksların hiçbirine meydan vermiyor. Örneğin bir adamın kendi doğumundan önceki bir tarihe gidip babasını öldürmesi mümkün değil; çünkü zamanda yolculuk sadece bu parçacıklara özgü bir durum. Ancak eğer bilim insanları Higgs singletlerini kontrol edebilirlerse o zaman geçmişe ve geleceğe mesaj göndermek mümkün olabilir.”

Bu kuramın sınanması için önce CERN’deki araştırmacıların Higgs singlet parçacıklarını ve çürüme ürünlerini ardı ardına gözlemlemesi gerekiyor. Weiler ve Ho’ya göre bu parçacıklar zamanda geriye giderek kendilerinin oluşmasını sağlayan çarpışmaların öncesinde ortaya çıkabiliyorlar.

Weiler ve Ho’nun çıkış noktasıysa “her şeyin kuramı” olarak da bilinen M-kuramı. Küçük bir grup kuramsal fizikçinin geliştirdiği M-kuramı bilinen tüm atom altı parçacıkların ve yerçekimi gibi kuvvetlerin özelliklerini araştırıyor ve bunu yaparken bildiğimiz dört boyut yerine 10 veya 11 boyuttan faydalanıyor. Bu araştırmalar evrenin 4-boyutlu bir membran(zar) veya çok-boyutlu uzay-zamanda süzülen ve ‘bulk’ olarak da adlandırılan bir brane (yüksek boyutlu obje) olabileceğini ortaya koyuyor.

Bu görüşe göre evrenin temel yapıtaşları braneden kopamadıkları için başka boyutlara geçiş yapamıyorlar. Yine de bazı istisnai durumlar söz konusu olabiliyor. Örneğin bazı iddialara göre yerçekimi diğer boyutlara yayılabildiği için diğer temel kuvvetlerden daha zayıf kalıyor. Bir diğer olası istisna da yerçekimi dışında hiçbir kuvvete tepki vermeyen Higgs singleti.

Weiler altı yıl önce nötrinolarla yapılan bazı deneylerde ortaya çıkan anomalileri açıklamak için zaman yolculuğu konusuyla ilgilenmeye başlamış. Sıradan maddeyle çok ender olarak tepkimeye girdikleri için nötrinolara hayalet parçacık da deniyor. Her saniye trilyonlarca nötrino vücudumuza çarpıyor ve bizi hiç etkilemeden geçip gidiyor.

Weiler ve Hawaii Üniversitesi’nden Heinrich Päs ve Sandip Pakvasa bu anomalileri açıklamak için steril nötrino adında kuramsal bir parçacıktan faydalanıyorlar. Sadece çekim kuvvetiyle etkileşime girebilen steril nötrinoların sıradan nötrinolardan bile daha zor saptanabilir oldukları varsayılıyor. Bu yüzden steril nötrinoların da braneden kopabildikleri ve başka boyutlara geçiş yapabildikleri varsayılıyor.

Weiler, Päs ve Pakvasa’ya göre steril nötrinolar boyutlar arasında kestirme yollar bularak ışık hızını aşabiliyorlar. Einstein’in genel görelilik kuramına göre bazı durumlarda ışık hızını aşmak zamanda yolculuk yapıp geçmişe gitmeye denk düşüyor. Fizikçileri zaman yolculuğu üzerine düşünmeye iten de aslında bu.

BİLİMKURGUYA İLHAM VERDİLER
2007’de Vanderbilt Üniversitesinden James Dent’le beraber “Nötrino zaman yolculuğu” adında makaleyi yayınlayan araştırmacıların öne sürdüğü fikirler o zamanda beri iki bilim kurgu romanına ilham kaynağı oldu. New York Times tarafından “Da Vinci Şifresi’nin Fizik versiyonu” olarak duyurulan Mark Alpert’in “Son Kuram” adlı romanı nötrinoların başka boyutlarda kestirme yollar bulmasından bahsediyor.

Joe Halderman’ın “Kazara Zaman Makinesi” adlı romanıysa zamanda yolculuk yapan bir MIT öğrencisini anlatıyor. Yazar kitabında Dent, Päs, Pakvasa ve Weiler’ın zaman yolculuğu hakkındaki makalesine de değiniyor.

NTV

Reklamlar

Burak Eldem’in Kozmik Okyanus Adlı Kitabı Yayımlandı


Hepimiz için oldukça uzun bir bekleyiş oldu, biliyorum. Ama sonunda bitti işte: Saklı Tarih üçlemesinin son kitabı Kozmik Okyanus‘un baskısı geçen hafta sonu tamamlandı; ayın ikinci yarısından itibaren de dağıtımı başlayacak. Normal koşullar altında, Nisan’ın ilk haftası içinde Türkiye’deki tüm kitabevlerine ulaşmış olacağını bildiriyor yayıncım. Böylece, ilk kez 2003 yılının Temmuz’unda okurla buluşmaya başlayan bu uzun soluklu çalışma da, yaklaşık sekiz yıllık bir süre içinde noktalanmış oluyor.


Kozmik Okyanus
, bildiğiniz üzere, üç ciltte tamamlanan Saklı Tarih başlıklı inceleme dizisinin son adımı niteliğinde. Bu anlamda, hem tarihsel akış içinde diğer iki kitabın sunduğu kronolojik yapıyı tamamlıyor, hem de bunun biraz daha ötesine geçerek, insan düşüncesinin binyıllar içinde biçimlenen evren anlayışındaki değişimlerin seyrini inceliyor. Bu kez “başlangıca dönüş” yapıyor ve evrenin varoluşu, yeryüzünde yaşamın ortaya çıkışı ve insan uygarlığının ilk filizlerinin belirmesiyle ilgili veri ve bulgular üzerinden bir yolculuğa çıkıyoruz birlikte. Kadim kültürlerin düşünce ve inanç sistemlerindeki kavram ve tümevarımları, modern bilimin günümüzde ulaştığı evren anlayışıyla karşılaştırmalı olarak ele alıyor; çarpıcı paralelliklere yoğunlaşıyoruz.


Big Bang
… Entropi… Döngüsel zaman… Asteroidler ve kuyrukluyıldızlardan taşınan yaşam, yani bilimsel adıylaPanspermia… Evrensel süreçler… Bütün bunlara günümüzden binlerce yıl önceki kültlerin metinlerinde ve sembolizmalarında rastlamanın aslında hiç de sürpriz sayılmaması gerektiği üzerinde yoğunlaşıyor Kozmik Okyanus.
Hiçbir “gizemli bilgiye”, kaynağı belirsiz “sırlara”, batıp sulara gömülmüş “kayıp kıtalardan”  aktarılan esrarengiz teknolojilere ya da başka “yabancı ziyaretçilere” gerek duymayan, salt özgür insan düşüncesi ve sezgileriyle ulaşılmış bir evren anlayışıyla yeniden buluşuyoruz. Dogmalarla önü kesilmemiş, baskı ve yasaklarla sindirilmemiş, tek boyutlu bir inanca zorlanmamış, esnekliğini ve açıklığını koruyan insan aklının, hiç de hafife alınmaması gerektiğini hissediyoruz bir kez daha.


Kozmik Okyanus
, ilk kaynağı Anadolu olan, günümüzden en az on bin yıl öncesine ait, naif ve duru bir evren anlayışının izlerini sürüyor. Göbeklitepe ve Nevali Çori‘den Çayönü‘ne, Çatalhöyük‘e, Hacılar‘a ve Ege kıyılarına dek uzanan bir alanda adım adım oluşan bu düşüncenin, binyıllar sonra Mısır, Mezopotamya, Minos, Doğu Avrupa ve Hindistan’da filiz veren uzantılarını masaya yatırıyor.
Şimdilik yalnızca, arka kapaktaki metni aktarmakla yetineyim, ilerleyen günlerde Kozmik Okyanus’tan ve içeriğinden söz etmeyi sürdüreceğim:

“Bir yanda Mısır, Sümer ve Hint metinlerinde ‘varoluşun kaynağı’ olarak sunulan, ezeli ve ebedi ilksel deniz; diğer yanda 21. yüzyıl kozmolojisinin Büyük Patlama modelindeki kararsız ve kaotik kuantum denizi. İnsan düşüncesi binlerce yıldır asla azalmayan bir ilgiyle ‘her şeyin ne zaman ve nasıl başladığını’ açıklamanın yollarını ararken, modern bilim de gitgide kadim düşüncenin temel kavramlarıyla daha çok yakınlaşıyor.
Ataerkil yapı, sınıflı toplumlar ve organize dinlerin oluşmasından binlerce yıl önce, hiçbir yüksek teknoloji ya da ‘gizemli bilgiye’ gerek duymaksızın, salt özgür insan düşüncesi ve sezgileriyle ulaşılan bir kozmolojiyi yeniden keşfediyoruz:  İlk çekirdeği üzerinde yaşadığımız, havasını soluduğumuz bu topraklarda, Anadolu’da oluşturulan, dogmatizmi tanımamış bir evren anlayışı bu.
Evren bir büyük Yaratıcı’nın iradesiyle yoktan mı var edildi, yoksa bizi kuşatan bu sistem kendini oluşturma ve dönüştürme potansiyelini içinde mi barındırıyor?
Yaşam bir ‘ilahi tasarım’ mı, yoksa o dinamik dönüşüm sürecinin evrensel bir ürünü mü?
Mısır, Sümer, Minos ve Hint düşüncelerini buluşturan ortak zeminin ardında bir ‘batık kıta’ trajedisi mi var, yoksa söz konusu ‘yitik halka’ çok daha yakınlarda bir yerde mi aranmalı? Göbeklitepe’den Çatalhöyük’e uzanan serüvenin isimsiz kahramanları, kulağımıza hangi unutulmuş hikâyeyi fısıldıyor bugün?”

Kaynak : Burak Eldem Resmi Sitesi : http://ht.ly/49Pze

Stephen Hawking uyardı: Uzaylılarla sakın konuşmayın!


İngiliz evrenbilimci Stephen Hawking, uzaylıların gerçekten var olduğunu, ancak onlarla irtibata geçilmesinin insanlık için tehlikeli olabileceğini söyledi.
Belgesel kanalı Discovery Channel için hazırlanan bir programda konuşan Hawking, evrende 100 milyar galaksi, bu galaksilerin her birinde de 100 milyonlarca yıldız olduğunu söyledi. Bu şartlar altında sadece dünyada yaşam olduğunu düşünmenin imkânsız olduğunu savunan Hawking, “Benim matematiksel beynime göre, bu rakamlar bile uzaylıların varlığını gayet rasyonel kılıyor. Esas soru, uzaylıların neye benzediğini çözebilmek” dedi. Bu zeki yaşam formlarının insanlık için tehdit oluşturabileceğini söyleyen Hawking, bu canlılarla irtibata geçmenin yıkıcı sonuçları olabileceğini vurguladı. Uzaylıların dünyaya yapabileceği olası bir ziyareti kaşif Christoph Colomb’un Amerika’yı keşfine benzeten evrenbilimci, “İşin sonu, Amerikan yerlileri için pek iyi sonuçlanmamıştı” dedi.

[Radikal]

Microsoft için Köle gibi Çalıştırılan İşçiler Hakkında Rapor


“Marx’ın zamanındaki işçi sınıfı artık kalmadı” diye zırvalayıp dururken birileri, en “çağdaş” sektörlerden birinin, işçileri nasıl köle gibi çalıştırdığı hakkında yeni bir rapor yayımlandı. Aralarında Microsoft’un da bulunduğu bilişim sektörü şirketleri için Çin’de üretim yapan KYE şirketinin fabrikasındaki çalışma koşulları, kapitalizmin gerçek yüzünü bir kez daha ortaya koydu.

Raporda, Microsoft için gerçekleştirilen optik fare üretimi merkeze konmuş. Ama KYE, Hewlett Packard, Best Buy, Samsung, Foxconn, Acer, Wi/IFC/Logitech ve Asus-Rd gibi şirketler için de üretimde bulunuyormuş.

Microsoft şirketinin yetkilileri, raporun yayımlanmasının ardından, konu hakkında araştırma başlattıklarını açıklamış! (Kaynak) Sanki, Çin’de üretilen malların çok daha ucuza gelmesinin nedenini bilmiyorlarmış gibi!

“Artık üretim için işçilere gerek yok, robotlar var” ya da “karanlık fabrikalar kuruluyor” türü laflar geveleyenler, saati 75 kuruşa işçi çalıştırmanın mümkün olduğu koşullarda, robot yerine işçi kullanımının süreceğini ya bilmiyorlar ya da düpedüz yalan söylüyorlar.

Zaten, sermaye sahiplerinin ücretli emek sömürüsüne duydukları ihtiyaçta bir azalma olsa, işçi ücretlerini düşürmek ve işçilerin sosyal haklarını sınırlandırmak için neden bugün olduğu gibi kıyasıya mücadele etsinler, neden üretim faaliyetlerini Çin ve Hindistan gibi “modern köleci” ülkelere kaydırsınlar?

Resim: 10 dakikalık molalar sırasında uyuyakalan 16-17 yaşlarındaki işçiler…

ABD’deki Ulusal Emek Komitesi’nin (National Labor Committee) raporunun “yönetici özeti”nde şu bilgiler veriliyor:

> Geçtiğimiz üç yıl boyunca, bitkin genç işçilerin çalışırken ve molalar sırasında montaj hattı üzerinde uyuyakalmışken çekilmiş benzersiz fotoğrafları KYE fabrikasından dışarı kaçırıldı.

> KYE, yüzlerce ve bazen sayıları 1000’e ulaşan 16-17 yaşlarındaki “iş eğitimi öğrencileri”ni günde 15 saat, haftada altı-yedi gün çalıştırıyor. 2007 ile 2008 yıllarında, yalnızca 14 ve 15 yaşlarında olan düzinelerce iş eğitimi öğrencisinin çalıştırıldığı bildirildi. Tipik bir mesai, 7.45’te başlayıp 22.55’te son buluyor.

> İş eğitimi alan öğrencilerin çoğu üç ay boyunca, bazıları ise altı ay ve hatta daha uzun süreler boyunca çalışırken, KYE, onlar haricinde, daha kolay disiplin altına alınabildikleri ve denetlenebildikleri için, 18-25 yaşlarındaki kadınları tercih ediyor.

> Dünya ölçeğindeki ekonomik durgunluğun başlamasından önce, 2007 ve 2008 yıllarında, işçiler haftada 97 saat boyunca fabrikada bulunuyor ve 80,5 saat boyunca çalışıyordu. 2009’da, haftada 83 saat boyunca fabrikada bulunan işçiler, 68 saat boyunca çalıştırıldıklarını bilgisini veriyor.

> İşçilere bir saatlik çalışmaları karşılığında 65 sent ödeniyor; ama bu ücret, fabrika yemekleri için yapılan kesintilerden sonra, 52 sente (yaklaşık 75 kuruş) düşüyor.

> İşçilerin çalışma saatleri boyunca konuşmaları, müzik dinlemeleri ve tuvaleti kullanmaları yasak. Hata yapan işçilere tuvalet temizleme cezası veriliyor.

> Güvenlik elemanları genç kadınlara cinsel tacizde bulunuyor.

> Yatakhane olarak kullanılan her bir odada 14 işçi kalıyor ve dar çift katlı ranzalarda uyuyorlar. İşçiler, “yıkanmak” için, küçük plastik kovaların içine sıcak su doldurup süngerle temizleniyor. İşçiler, fabrikada verilen yemeklerin korkunç olduğunu söylüyor.

> Uzun çalışma saatlerinin dışında, bir günde 2 bin Microsoft faresini monte etme zorunluluğu da işçileri yıpratıyor. Uzun yaz ayları boyunca fabrikadaki sıcaklık 30 dereceye yükseliyor ve işçiler ter içinde çalışıyor.

> Çin’deki iş yasalarının her biri çiğneniyor ve işçilerin hiçbir hakkı bulunmuyor. Microsoft’un ve diğer şirketlerin davranış kurallarının hiçbir etkisi bulunmuyor.

Raporun bütünü uzun. Ama İngilizce bilenler için hayli bilgilendirici: http://www.nlcnet.org/reports?id=0034

Kaynak : İvme Dergisi

‘Sergilenecek Hayvan Değilim’


Dr. Grigory Perelman

Petersburg’ta bakımsız, izbe bir evde yaşayan matematikçi, Poincaré sanısını çözdüğü için verilen 1 milyon dolarlık ödülü “ben sergilenecek hayvan değilim” diyerek reddetti.

Matematikteki en zor problemlerden birini çözen “dünyanın en zeki adamı” olduğu söylenen Rus matematikçi, 1 milyon dolarlık ödülü elinin tersiyle itti.

Petersburg’da karafatmaların istila ettiği küçük bir dairede oturan 44 yaşındaki Dr. Grigory Perelman, kapı aralığından yaptığı açıklamada, parayı istemediğini belirterek, “Ben istediğimi aldım” dedi.

Ödül Perelman’a, ABD’deki Clay Mathematics Institute tarafından, matematikçilerin kafasını yüzyıldır yoran Poincaré Sanısı olarak adlandırılan problemi çözdüğü için verildi.

Matematik dahisi, 4 yıl önce de Uluslararası Matematik Birliği tarafından verilen ödülü, “Para veya ün beni ilgilendirmiyor. Hayvanat bahçesindeki bir hayvan gibi sergilenmek istemiyorum. Matematik kahramanı değilim. O kadar da başarılı değilim, bu yüzden herkesin gözünü bana dikmesini istemiyorum” diyerek reddetmişti.

Perelman, Steklov Matematik Enstitüsü’nde çalıştığı 2002 yılında, 7 matematik muammasından biri olan söz konusu problemi çözdüğü iddiasıyla çözümleri internette yayınlamaya başlamıştı.

Yapılan titiz sağlamalarla çözümün doğru olduğu tespit edildi. Problemin, kainatın biçiminin saptanmasında yardımcı olabileceği belirtiliyor.

[NTV]

Geliyor! V Geliyor!


"V"Bu sitede 2008 yılında “The Visitors” tan söz etmiş, (hani bakiim diyenlere : AHA) heyy hey demiş o günleri yaad etmiştim. Şimdi bir süredir filmlerin ve dizilerin yeniden çevrimlerini izliyoruz, içimden bir ses, Ziyaretçiler gibi bir dizinin de yeniden çevriminin olması gerektiğini söylüyordu. Bu nihayet gerçekleşti! 10 Martta Digiturk DiziMax’te “V” yayına başlıyor.. Digiturk V için iki güzel site hazırlamış ; [V] ve [V extra]

Ziyaretçilerin (V) konuştukları dili anlamak için bir de onları alfabelerini koyayım da, yarın öbür gün darda kalmayın hadi bakalım 🙂

Dunbar Sayısı : 150!


Bilim insanlarına göre sosyal ağ sitelerindeki arkadaş sayınızla sosyalliğiniz arasında doğru orantı yok. İsterse binlerce arkadaşınız olsun beyin bunun en fazla 150’sini taşıyabiliyor.

Sosyal paylaşım ve mikrobloging sitelerinde ne kadar çok arkadaş veya izleyeniniz varsa o kadar sosyal mi sayılırsınız? Bilimcilere göre bu sorunun yanıtı ‘hayır’.

Sözkonusu sanal ortamlardaki kişisel sayfalarda 5 bin kişiye kadar arkadaş toplanabilse de insan beyni bunun en fazla 150’sini taşıyabiliyor.

Oxford Üniversitesi’nden Robin Dunbar’ın araştırmasına göre ne kadar ‘sosyal’ olursak olalım, beynin bilinçli düşünme ve dil yetisinin kontrol edildiği neokorteks bölümü en fazla 150 kişiyle sosyal ilişkiyi sürdürebilme kapasitesine sahip.

Neolitik köylerden modern ofis ortamlarına kadar geniş bir dönemde sosyal ortamları inceleyen Dunbar, 1990’larda geliştirdiği ve kendin adını taşıyan bu teoriyi Facebook gruplaşmalarına uyguladı. Facebook arkadaş sayısı bini geçen kişilerle birkaç yüz olan üyelerin mesaj trafiğini analiz eden Dunbar, ikisinin arasında neredeyse hiç fark olmadığını tespit etti.

Dunbar’a göre arkadaş listesinde binlerce kişi ekli bulunan üyeler bile ortalama en fazla 150 kişiyle belirli aralıklarla iletişime geçebiliyor. Bu iletişim frekansı yılda bire kadar da düşebiliyor. Bir diğer ilginç sonuç da, kadınların erkeklere kıyasla iletişime ve arkadaşlıklara daha önem veriyor olmaları. Dunbar “Kadınlar birbiriyle konuşsa bile tatmin olabiliyor. Erkeklerinse illa fiziksel bir şeyler yapması gerekiyor” diyor.

[Kaynak : NTV]

Dunbar Sayısı ile ilgili olarak, Yabanıl Sitesindeki BU YAZIYA göz atmanızı da tavsiye ediyorum.