Nicolas Cage Ölümsüz


Aşağıda NTV’den aldığım haber var. Resimlere bakınca hakikaten de tıpkısının aynısı diyorsunuz. Yoksa Nikılıs Keyç gerçekten ölümsüz mü? 🙂


Nicolas Cage’e ait olduğu söylenen 1870 yılında çekilmiş bir fotoğraf yüzünden aktörün vampir olduğu iddia ediliyor.

Nicolas Cage’e çok benzeyen bir Amerikalının iç savaş sırasında çekilmiş fotoğrafı eBay’de 1 milyon dolar fiyatla satışa sunuldu.

Huffington Post’un haberine göre; Washington’da yaşayan Jack Mörd, satışa çıkardığı fotoğrafın eBay ürün açıklama kısmında “Nicolas Cage bir Vampir/1870/Tennesse” yazılı olan siyah beyaz fotoğrafın, Nicolas Cage’in sadece başarılı bir aktör değil aynı zamanda iç savaş döneminde de yaşamış bir vampir ya da benzeri ölümsüz bir varlık olduğunun kanıtı olduğunu iddia ediyor.

‘Con Air’, ‘Ghost Rider’ ve ‘The Rock’ filmlerinin 47 yaşındaki yıldızına oldukça benzeyen fotoğraftaki adamın 1870’li Tennessee eyaletinin Bristol kentinde yaşayan gerçek bir şahsa ait olduğu ve photoshop ya da farklı bir grafik programıyla düzenlenmiş olmadığı vurgulanıyor.

[NTV]

Geliyor! V Geliyor!


"V"Bu sitede 2008 yılında “The Visitors” tan söz etmiş, (hani bakiim diyenlere : AHA) heyy hey demiş o günleri yaad etmiştim. Şimdi bir süredir filmlerin ve dizilerin yeniden çevrimlerini izliyoruz, içimden bir ses, Ziyaretçiler gibi bir dizinin de yeniden çevriminin olması gerektiğini söylüyordu. Bu nihayet gerçekleşti! 10 Martta Digiturk DiziMax’te “V” yayına başlıyor.. Digiturk V için iki güzel site hazırlamış ; [V] ve [V extra]

Ziyaretçilerin (V) konuştukları dili anlamak için bir de onları alfabelerini koyayım da, yarın öbür gün darda kalmayın hadi bakalım 🙂

D@bbe 2


D@bbe 2

Hasan Karacadağ‘ın III. Korkusu olan “D@bbe 2” (veya 388@0) filmine bugün gittim. Önce şunu söylemeliyim, bu topraklarda korku filmleri, Uzak Doğuda olduğu gibi kendisine ait bir kültür oluşturamadı. Genelde Avrupa-Amerika sinemalarından yapılan komik, kötü, kitsch uyarlamalar (Bkz : Şeytan, Turkish Exorcist) yada doğrudan taklit şeklinde oldu. Zaten ülkemizdeki korku sineması bir külliyat oluşturacak kadar da çok değil. İşte böyle bir ortamda Hasan Karacadağ “yerli” korku sinemasını yaratacağı iddiası ile gündeme gelmişti ilk D@bbe filmi ile, İlk D@bbe filmini izleyenler bilir, bir korku sineması başlatmak bir yana, korku sinema kitsch’i yaratmıştı.. [1] (“Bir ölüden mail gelmesi hiç hoş değil, damarlarım çatlıyooooor, şu aralar internette pek gezinmeseniz iyi olur..” gibi replikleri vs)

Hasan Karacadağ’ın II. Korkusu Semum ise, şaşırtıcı derecede -ilk D@bbe filmine göre elbette- iyi çıktı, Semum adlı yaratık bariz şekilde Iron Maiden Eddie‘si olmasına karşın çokta “atari” gibi durmuyordu.. Filmde konu bütünlüğü vardı en azından, son sahnelerde Constantine filminden fırlamışa benzese de çok üstünde durmadık..

Ancak 2. D@bbe filminde kendimi resmen aşağılanmış hissederek ayrıldım salondan, Hasan Karacadağ’a ilk iki filminde de, bu ülkeye özgü korku sineması yaratma isteğine saygı duyarak, o kötü, taklit filmlerine katlanmıştım. Ama D@bbe 2, resmen yönetmenin Türk sinema seyircisine nanik yaptığı film olmuş. Neresinden bahsetsem bilemiyorum. Başlangıçta okunan metin ilginçti kabul ediyorum, gerçek mi bilmiyorum ama araştırmaya değer mi emin değilim.. Ardından gelen görüntülere hiç bir anlam veremedim, bir adam, yarı karanlık bir mekan, açık bir bilgisayar ekranı ve nefret ettiğim saçma sapan iğrenç ses efektleri.. Hocam korkunç olduğunu mu düşündünüz bu seslerin film boyunca?? Lütfen!!

Bir kere bu film bu topraklara özgü bir korku sineması fikrinden çıkmamış başından sonuna kadar sadece kulak ve göz acıtan, büyük oradan photoshop gibi görünen efektlerle bezeli, bu efektlerin daha makulunü, daha iyisini Japon korku sinemasından biliyoruz. Filmin sonunda aile babasının gökyüzüne bakıp “Allah’ım neden bizi terkettin” demesi bize ait bir şey mi şimdi??!! Hz. İsa’nın çarmıhta söylediği iddia edilen “Baba beni neden terkettin” ne zamandan beri bizim topraklarımıza ait oldu? Zaten daha sonra Lost’tan tanıdığımız Black Smoke gelip aileyi yiyor. Bir evin içinde 3 ergen ve 2 yetişkinin sürekli histeri krizlerine girmiş gibi bağırıp durmaları o berbat oyunculukları korkunçtu evet. Filmin tek korkunç yanı oyunculuklarıydı, o kadar korktum ki oyunculuklardan karnıma ağrılar girdi. Hasan Karacadağ hocam hiç mi filmi montaj ederken izlemedin? Hiç mi “ya ne kadar boktan olmuş bütün bunlar” demedin? O kadar mı nefret ediyorsun bizden?

Filmin övündüğü Yanan İstanbul görüntüleri de o kadar yapay ki, keşke hiç çekmeselerdi..

Hasan Karacadağ’ın başlatacağı korku sineması akımından öylesine korkuyorum ki, başka bir ülkeye iltica etmeyi bile düşünebilirim.

“Sizi Görüyorum”


Avatar Movie

James Cameron’ın üzerinde 11 yıl çalıştığı, son 4 sene de filmin teknik altyapısının hazırlandığı yeni filmi “Avatar” gösterime girdi.

İnsan uygarlığının fetih güdüsü, kendi gezegenini yaşanmaz hale getirdikten sonra sıra “Na’vi” lerin, yerlilerin, o muhteşem gezegenindeki maden, enerji, için kendisini gösteriyor. İnsaoğlu/kızının doğaya bakışını saldırganlık üzerinden kurması, doğayı ele geçirilecek, fethedilecek, ekonomik araca dönüştürecek bir saha olarak kurgulamasının sonuçlarını biliyoruz. Cameron, gezegenimizdeki bu vahşeti, bir başka gezegenin, doğayla son derece uyumlu yaşayan yerlilerin gezegeninde gösteriyor olması sanırım çok daha etkileyici oldu.

2154 yılında Dünya üzerinde “yeşil” hiç bir şey kalmadığı için, çoğunluk işgalci/saldırgan hissin kemikleştiği, somutlaştığı askerlerden oluşan insanların işgalci gücü yeni gezegen “Pandora” kolonisine egemen olmak, çok para getirdiği için o güzelim doğanın altındaki madene ulaşmak amacıyla emperyalist (galactic colonialism) politikalarına koyulurlar.. Eğer insanın/egemenin ihtiyacı olan bir şeyin üzerinde oturuyorsan/yaşıyorsan kaçınılmaz şekilde düşmansın..

Filmde çok açık şekilde Pandora uydusuna saldıran uygarlık Amerikan uygarlığı, Pandora kolonisinin sakinleri, yerlileri Na’vi’lerse açık bir şekilde animist kızılderililer olarak sembolize edilmiş, tabi “şok ve dehşet” operasyonu sırasında siz onları, Afgan, Irak’lı, Filistin’li olarak ta okuyabilirsiniz. İnsanlar, Pandora uydusundaki havayı doğrudan soluyamadıkları için, Yerleşkenin bilim kurulları DNA’sını kopyaladıkları Na’vi bedenine sahip “Avatar” adı verilen yapay bir bedene, bir bilgisayar aracılığı ile bağlanarak, yerlilerin yaşam şekillerini ve dillerini öğreniyorlar. Yürüme yeteneğini yitirmiş asker Jack Sully’in (Sam Worthington) ilk başta “ajan” olarak katıldığı bir görev, daha sonra Jack’i işgalci güce karşı direnişin en önemli unsuru haline getiriyor. Bu arada Hint kültüründe Avatar ; Tanrıların yeryüzüne indiklerinde kullandıkları şekil, kabuk anlamını taşıyor. Bu bilgiden hareketle, kendisine göre uygarlık/teknoloji anlamında daha ilkel olan Na’vi’lere giden insanın bu kibri kendisini Tanrı olarak kurgularken seçtiği Avatar adı oldukça anlamlı…

Neytiri

Pandora uydusunda kabileler olarak yaşayan, doğa ile tamamen uyumlu ve barışık humanoid, mavi renkli, insana göre oldukça uzun boylu, animist kızılderili Na’viler ellerindeki ok ve yay dışında hiç bir silaha sahip değiller, Ikran adını verdikleri ejderhamsı canlılar ile karşılıklı “seçme” anlayışına dayalı bir binit ilişkileri var, ağaçları, bitkileri, hayvanları ve üzerindeki insanları (Na’vi’ler) birbirleri ile iletişim halindeler. “Eywa” adını verdikleri bir Doğa Anne Tanrıça inancına sahipler. Doğadan enerjiyi “ödünç” aldıklarını ve öldüklerinde doğaya enerji iade ettiklerini biliyorlar. Yaşamak için bir hayvanı öldürdüklerinde tıpkı Animist kızılderililer gibi, hayvandan özür dileyen, onun canını aldıkları için içten bir üzüntü duyan kültüre sahipler.. Öte yanda “Gök İnsanları” Dünyalılar ise, herşeye egemen olma fikrini kanıksamış, “diyet kola ve kot pantolonla” kandıramayacaklarını anladıkları yerlilerin içinde yaşadıkları Büyük Ağaca ölüm yağdırıyorlar ki, altındaki “çok para” eden madene ulaşabilsinler… Filmin son 40 dakikası, yaşadıkları yeri korumak için cılız bir karşı koyuşu “teröre karşı terör o halde” mantalitesi ile yerle bir etmeye çalışan Gök İnsanlarına karşı, Eywa’nın hayvanlarının da katıldığı destansı bir direniş sergiliyorlar…

James Cameron’ın “hayatının projesi” kesinlikle büyük beklentilerinizi karşılayacak bir anlatıma ve görselliğe sahip, üstelik Bush politikalarına karşı ABD vatandaşlığını da reddeden yönetmen nefis bir politik eleştiriyi, ekolojik ruhu da filmine yedirmiş hatta onun üzerine kurgulamış. Muhakkak görmenizi istiyorum.. Çünkü Na’vi’ler “Bizi Görüyor”

İlgili Bağlatılar ;
http://www.avatarmovie.com/
IMDB Avatar (IMDB Notu : 8.7 oldukça iyi bir rakam ki daha fazlasını da hakediyor)
Radikal Gazetesi Uğur Vardan’ın Yazısı : ‘Avatar’lık Onuru İnsanlığı Yenecek…

Twilight 2.0 (The Twilight Saga New Moon)


Twilight New Moon

Eveeet 😀 Tam da düşündüğüm gibi oldu. İlk filmle ilgili bu sitede bir yazı yayımlamıştım [bkz : Twilight 1.0] Serinin ikinci filmi “The Twilight Saga New Moon”  için gezegenin her köşesinde yaratılan “marketing” stratejisinin nasıl başarılı olduğunu bizzat yerinde tespit ettim sevgili okurlar. Gösterime girdiği sinemalarda en az 2-3 salonda kendisine yer bulan Twiligth Saga New Moon için yer bulmak epey sıkıntılıydı. İkinci filmde yönetmen koltuğuna Chris Weitz oturmuş ama film sinema sanatına, ilk filmde olduğu gibi “hiç bir şey” katmıyor, filmin hedef kitlesinin zekasını küçümseyen diyaloglar ve görüntüler yine birbirini izliyor.

Bella (Kristen Stewart) ile Edward (Robert Pattinson) arasındaki “efsanevi” aşkı yansıtan ağır çekim görüntüler, kısık gözler, depresif klişelikten artık kitsch boyutuna geçmiş diyaloglar vs ikinci filmde de devam ediyor merak etmeyin 🙂 Bella’nın doğum günü ile açılıyor ikinci film, Cullen’ların evindeki doğum günü kutlaması, Bella hediyeleri açarken kağıt kesiği nedeniyle parmağının kanaması “patlak gözlü” vampir oğlan Jasper’ın (Jackson Rathbone) kendini yitirmesi ile mahvolur. Bu olayın ardından Edward derin(!) sorgulamaları sonucunda tam da eski Türk filmlerindeki zengin oğlan/kız’ın yari incinmesin diye kendinden uzaklaştırmasına benzer bir sahne ile Bella’yı terk-i diyar eder. Bella, Edward’ın kendisini terk etmesinden dolayı büyük(!) depresyonlara girer, arkadaşlarından uzaklaşır, ilk filmde silik bir karakter olan Jacob (Taylor Lautner) Bella’nın depresyonuna ilaç olur. Kafası karışan Bella, Edward’ın yokluğunda, sonradan kurt adam (Werewolf) olacağını öğrenen Jacob’a -biraz da kaslı vücuduna hasreten diyelim- meyleder. Bu gel-gitler içinde Jacob’a bir yandan ümit verip diğer yandan da adrenalinli vaziyetlerde Edward’ın halisünasyonlarını gören Bella’nın içine düştüğü ikilem bizi yorar da yorar..

Filmde Jacop’ın havada kurda dönüşme sahnesi dışında dişe dokunur bir görsellik yoktur, tabi British Columbia‘nın nefis doğa manzaralarını da es geçmeyelim. Filmin tek iyi yanı bunlar evet 😀 Üstelik fragmanlarında heyecan uyandıran havada kurda dönüşme sahnesi, bir çok Vampir-Lycan (Werewolf) karşıtlığını konu alan filme göre -mesela Underworld– sönük kalıyor..

Film üzerine söylenecek bir söz yok, vampir mitolojisi ile ilgili klişeleri yıkmak istediğini iddia eden yazar Stephenie Meyer, başka tüm klişeleri sulandırma pahasına bağrına basmış görünüyor, kitabını okumadım ama okuyanlardan duydum ki, filminden pek farkı yokmuş. Peki nedir bu Twilight fenomeni? Ergen, sivilce sıkan genç kızları tavlamak mı? Bir yönüyle böyle evet, ancak bundan daha fazlası da var gibi geliyor. Yani hem bu kadar klişe, kitsch bir şeyi film diye kakalayacaksınız, yüzyılların vampir tipolojisini dişsiz, romantik, rujlu goygoyculara döndüreceksiniz, hem de bu film böylesine bir ilgiyle karşılanacak?! Akıl alacak gibi değil doğrusu.. Derinden gelen, edebiyat ve sinema anlayışı mı bu mu olacak yoksa? Ya da egemen sistem aptallığına doyamadığı ergenleri daha da mı aptallaştırmak istiyor? Hiçbir vampir filminde – her ne kadar çoğu kez aristokrat, zengin, soylu ve ölümsüz olsalarda- vampir olmak bu denli arzu edilir göstermemişti. 13 – 18 yaş nesli ergen kızların bir çoğunun kafasında vampir olmak fikri gezinmiştir eminim.

Sinema salonundaki ergenlerle birlikte bazı sahnelerde baya kıkırdadık, özellikle Bella’nın vampir olduğu gelecekte -yine eski Türk filmlerinde ki gibi- ormanda koşmaca vardı ya hahahah valla lan 😀 Finalinde de, Edward Bella’ya evlenme teklif edince Bella “hık” dedi 😀

İlk filmde de demiştim, gitmeyin bu filme yazık paranıza.. ha dersen ki para benim, bişi demem sen bilirsin..

2012


2012
2012 Movie

Uzun zamandır merakla beklediğimiz 2012 filmine, gösterime girdiği gece 19:00 seansında neredeyse koşturarak gittik. Gittiğimiz sinemada 3 salonda oynayan ve akşam seansında filmin oynadığı tüm salonların dolu olması da insanların pek belli etmeselerde 2012 meselesi ile öyle ya da böyle ilgilendiğini gösteriyordu kanımca..

Roland Emmerich‘i The Day After Tomorrow, Independece Day, Godzilla gibi felaket filmlerinden tanıyoruz. The Day After Tomorrow (Yarından Sonra) küresel iklim değişimi konusunda uyarıcı niteliği ile dikkat çeken, özel efektleri ile çok konuşulan bir film olmuştu, ben o filmi beğendimi söyleyebilirim. 2012 filminde hikayemiz 2009 yılında Hintli bir astrofizikçinin güneşteki solar aktivitenin artmasına bağlı olarak nötrinoların davranış değiştirdiğini ve buna bağlı olarak dünyanın çekirdek ısısının artacağı, kutupların yer değiştireceği öngörüsü ile açılıyor. Sonuçlar hükümetlere bildiriyor ve beklediğimiz gibi, hükümetler “anarşi çıkar” gerekçesi ile halkı haberdar etmeme kararı alıyorlar. Tabi, üst düzey hükümet görevlileri, bazı bilim adamları ve “1 milyar euro” sahibi zenginler halktan sayılmadığından onların kopacak kıyametten ve kurtuluş için tasarlanan “Nuh’un Gemilerinden” haberdar ediliyorlar. Hikayemiz kahramanı geçimi limuzin şoförlüğü yapan, sadece 500 kopya satabilmiş “Evimiz Atlantis” adlı bilim kurgu kitabının başarısız yazarı Jackson Curtis (John Cusak) dağılmış ailesini bir arada tutmaya çalışan baba rolünde film boyunca oldukça sıkıcı duygusal anların dışında John Cusak’ın başarılı bir performans gösterdiğini söyleyebiliriz ki, filmin asıl adamı, İsa kılıklı, kaçık radyocu Charlie Frost (Woody Harrelson) Emmerich, bu çatlak radyocu ağzından dolaşan tüm komplo(!) senaryolarının doğru olduğunu haykırıyor, haykırmak ne kelime, Yellowstone süper volkanı patladığında, volkanın hemen kenarından radyo yayını ile tüm ABD’ye volkanın patlama anını ve insanlığın sona erdiğini müjdeliyor neredeyse 🙂 Hazır yeri gelmişken, Yellowstone patlamasının müthiş kurgulandığını da belirtmem gerek, zaten 200 milyon dolarlık bütçesi ile film bir görsel efekt şöleni aslında..

10.5 şiddetindeki depremle Los Angeles depremle yıkılırken önce limuzinle sonra da küçük bir uçakla kaçan Curtis ailesi, Yellowstone patlamasının küllerinden de kurtulmayı başarıyor. Los Angeles’ın okyanusun sularına gömüldüğü an gerçekten dehşet verici, tabi sadece ABD ile kalmıyor felaketler, gezegenin neredeyse her yerinde devasa depremler oluyor ve bütün dini, kültürel semboller çatır çatır yıkılıyor. Kıtaların hareket etmesi sebebiyle de 1500(!) metrelik devasa tsunamiler Himalayalar dahil her yeri sular altında bırakıyor. Tam anlamıyla bir katastrofi yani. Ancaaak filmde öylesine “hadi lan ordan” diyeceğiniz mantık hataları var ki, gözünüzü sürekli kaşındıran çapak gibi batıyor ; Himalayaların çöktüğü ve artık “dünyanın tepesinin” Ümit Burnu olduğu tüm katastrofi 27 gün sonra bitiyor??!! Yellowstone gibi bir süper volkanın patladığında tüm gezegeni yıllar sürecek nükleer kışa mahkum ettiği gerçeği de nedense göz ardı edilmiş. 1500 metrelik dev tsunamilerin oluşup oluşmayacağı da bir başka muamma, bu kadar devasa kütleli bir suyu kaldıracak devasa enerji nasıl oluşuyor acaba? Nuh’un Gemilerinde zenginlerin bile kategorize edilmesi ve elitlerin insan türünü devam ettirme hırslarının sadece kendilerine ait olduğu fikri güzel işlenmiş ancak filmin ikinci yarısında neredeyse tüm atraksiyon bu gemilerin içinde John Cusak’ın uzun sıkıcı duygusal sahneleri ve kahramanlıkları ile geçiyor, yükselen tempo filmdeki gökdelenler gibi çöküyor.

Üstelik filmin sırtını yasladığı Mayalardan, takvimlerinden bir kaç beylik sözcük dışında hiç söz edilmiyor. Marduk/Nibiru gezegeni de hiç ortalarda görünmüyor. Tüm yaşamı altüst eden kargaşadan doğması kaçınılmaz kaos, büyük yıkım görüntüleri – oda çoğu ABD’de- anlatılmıyor bile. Vatikan’ın depremle yıkılması dışında Avrupa’dan da başka bir şey göremiyoruz. Filmde politik göndermeler yok mu var elbette gemilerin ve Norveç’teki Kıyamet Sığınağına benzer yapının Çin’de olması, gemilere sadece “çok” elitlerin bindirilmesi, 1 milyar euro yatıran bazı elitler bile neredeyse binemiyordu, sığınağı inşaa eden işçilerin tabi ki gemilere alınmaması, Siyahi ABD başkanının son kertede insanlığa sonun geldiğini açık etmesi vs. yani fazla derinlik barındırmayan klişe söylemlerden ibaret kalıyor.

Sözün kısası, büyük beklenti yaratan film maalesef beklentileri karşılamaktan uzak fakat kötü bir yapım değil, izleyip kararı kendiniz vereceksiniz tabiki, benim önerim göz atmanız yönünde olacaktır.